Tarih, siyaset ve iş dünyasında "hayatın olağan akışına aykırı" bir hızla yükselen, ancak düştüklerinde yarattıkları gürültü yükselişlerinden daha şiddetli olan figürlerle doludur. Toplumsal hafızamızı ve adalet duygumuzu zedeleyen bu patoloji, sadece modern bir yozlaşma değil, antik çağlardan beri insanlığın yüzleştiği kadim bir imtihandır. Teolojide "İstidraç", sosyolojide "Asabiyet kaybı", psikolojide ise "Dunning-Kruger" etkisiyle açıklanan bu süreç, aslında görkemli bir yükseliş değil, yaldızlı bir çöküş hikayesidir.
İslam teolojisi, liyakatsiz birinin zahmetsizce elde ettiği gücü ve serveti bir "lütuf" olarak değil, "İstidraç" (derece derece felakete sürüklenme) olarak tanımlar. Kişi, her haksız kazancında ve her hak etmediği makamda, aslında kendi sonunu hazırlayan ilahi bir tuzağa adım atar. Bu tuzağın en bilinen kurbanı Karun'dur. Servetinin kaynağı sorulduğunda "Bu bana, bende olan bir ilim sayesinde verildi" diyerek, başarıyı sadece kendi zekasına bağlayan o kibirli tavır, bugün "self-made" (kendi kendini var eden) maskesi takan modern narsistlerin atasıdır. Oysa tarih, Roma'nın en zengini Crassus'un boğazından aşağı dökülen erimiş altınla, paranın liyakat satın alamayacağını kanlı bir şekilde kanıtlamıştır.
Bu karakterlerin ortak özelliği, İbn Haldun'un "Umran" teorisinde işaret ettiği "lüks ve şatafatın, medeniyetin ölüm döşeği olduğu" gerçeğini görememeleridir. Onlar için devlet veya şirket, hizmet edilecek bir kurum değil, ganimet olarak görülen şahsi bir mülktür. Alan Watts'ın "Para ile Zenginlik" ayrımını idrak edemezler.
Bu yanılgı, söylem ve eylem arasındaki derin uçurumu doğurur. Hz. İsa'nın "Badana Edilmiş Kabirler" metaforuyla tarif ettiği gibi; dışarıdan bakıldığında mermerden yapılmış, bembeyaz ve "yerli-milli" görünen bu yapılar, içeride çürümüş kemikler ve ahlaki yozlaşma barındırır. Fuzuli'nin "Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar" feryadı ile Ziya Paşa'nın "Zer-dûz palan (altın semer) ursan eşek yine eşektir" hicvi, bu badanalı kabirlerin üzerindeki yaldızları kazıyan tarihsel uyarılardır.
Sonuç olarak; cahil cesaretinin (Dunning-Kruger) özgüveniyle kürsüleri işgal edenler, aslında birer "balon şahsiyet"tir. 17. yüzyıl Hollanda'sında bir virüs yüzünden renklenen lalelere servet ödenmesi gibi, toplum da bazen bu hastalıklı karakterlere itibar atfeder. Ancak zamanın şaşmaz terazisinde, Lale Çılgınlığı biter, balonlar patlar ve geriye sadece şu hakikat kalır: Mülk, sadece bir emanettir ve emanete ihanet edenlerin sonu, tarihin tozlu sayfalarında bir ibret vesikası olmaktan öteye gidemez. Günümüzde ve içinden geçtiğimiz günlerde balon şahsiyetler ve lale çılgınlığı almış başını gitmiştir. Devlet ve siyaset hayatında, sosyal ve beşerî yaşamda, STK’larda ve insanın makam tahsis etmek için inşa ettiği tüm eko-sistemlerde Kruger özgüveniyle faaliyet eden, aynı sosyal çevrenin doğrularını dinleyen, kendi doğrusunu ve dar çevresinin doğrusunu, toplumun doğrusu ve kabulü olduğunu sanan nevi şahsına mahsus kişiliklere dikkat ediniz. Günün sonunda hakikat galip gelecek, balon şahsiyetler sönecektir.
Kitap: İbn Haldun’un Mukaddime adlı eseri medeniyetlerin ihtişamla değil çürüme ile nasıl sona erdiğini en berrak haliyle anlattığı için okumanızı tavsiye ederim.
Yorumlar
Yorum Gönder