Siyasetin yazılı olmayan, ama en çok uygulanan kurallarından biri şudur: Sandıklar açılıp oylar sayılana kadar herkes dava arkadaşıdır. Ta ki o deri koltukların sihri devreye girene kadar! Gelin size çok tanıdık gelecek, ismi eski ama cismi bugünün koridorlarında her gün dolaşan iki dostun, Ali ile Veli’nin hikayesini anlatayım.
Ali ve Veli, çocukluktan beri aynı havayı solumuş, memleketin tozunu yutmuş iki kadim dosttur. Bir gün memleketi kurtarma –ya da en azından siyaset sahnesinde bir yer edinme– sevdasıyla yola çıkarlar. Akıllıdırlar; yumurtaları aynı sepete koymaz, riski bölerler. İkisi farklı partilerden seçime girmeye karar verir. Anlaşma basittir ve seçim meydanlarının o hamaset dolu havasına çok uygundur: "Kim kazanırsa diğerini unutmayacak, işlerini halledecek, dostluk baki kalacaktır." Ancak ikisi de bilir ki makam odaları kalabalıktır, tebrikler bitmez, dalkavukların oluşturduğu etten duvarı aşmak zordur. Bu yüzden aralarında dâhiyane bir parola belirlerler. Kim seçilirse, diğeri ziyarete geldiğinde sekretere sadece şu sihirli cümleyi fısıldayacaktır: "O adam geldi." Bu şifreyi duyan makam sahibi, en mühim devlet işini! bile bırakıp dostunu içeri alacaktır.
Gün gelir, devran döner, sandıktan Ali çıkar
Veli, dostunun başarısıyla gururlanarak elinde çiçeğiyle meclisin yolunu tutar. Kapıda onu güler yüzlü ama Çin Seddikadar aşılmaz bir duvar beklemektedir: Sekreterya. "Veli Bey, Sayın vekilimiz çok yoğunlar, önemli bir toplantıdalar. Biz sizi ararız..."
Veli boynu bükük döner. İkinci gün gider, sonuç aynıdır. Üçüncü gün gider, yine hüsran. Tam "Siyaset dostluğumuzu yedi" diye küsüp odayı terk edeceği sırada, birden aklına o dahiyane parola gelir. Gözleri parlar, sekretere kararlı bir şekilde döner: "İçeri girin ve Sayın Ali'ye şunu söyleyin: O adam geldi."
Sekreter şaşkınlıkla içeri girer. Vekil Ali, geniş koltuğuna gömülmüş, elinde altın uçlu dolma kalemiyle bir şeyleri imzalamaktadır. Sekreter çekinerek mırıldanır: "Efendim, dışarıda ısrar eden bir beyefendi var, ille de 'O adam geldi'dememi istedi."
Ali koltuğunda şöyle bir dikleşir, kravatını düzeltir, sesini o yeni öğrendiği "devlet adamı" baritonluğuna ayarlar ve sekreterine dönüp siyaset biliminin ciltlerce kitabının anlatamadığı o tarihi cümleyi söyler:
"Git o adama söyle... O adam o adam da bu adam artık o adam değil!"
Bugünün "O Adamları"
Hikâye burada bitiyor ama yankısı bugün hâlâ belediye binalarının, bakanlık koridorlarının ve meclis odalarının, sivil toplum kuruluşlarının duvarlarında çınlıyor.
O sihirli koltuklar! Üzerine oturulduğu an deri döşemeden vücuda zerk edilen o amnezi zehri. Seçim meydanlarında "Bizim Ali", "İçinizden biri Veli" olanlar, o koltuğa oturdukları an nasıl da birer "Sayın Makam Sahibi"ne dönüşüveriyorlar, değil mi?
Aslında hepimiz birer Veli'yiz. Seçim zamanı meydanlarda omuz omuza durarak o "parolayı" siyasetçilerle birlikte belirliyoruz. Bize kapıların hep açık olacağı söyleniyor. Ancak sandıklar kapanıp oylar sayıldıktan sonra derdimizi anlatmaya gittiğimizde, karşımızda hep aynı güler yüzlü duvarı buluyoruz: "Biz sizi ararız."
Biz kapıda "Ama ben oy veren o adamım!" diye bağırsak da içeriden, o kalın kapıların ve deri koltukların ardından fısıldanan gerçek hep aynı kalıyor:
"O adam o adam da... Bu adam artık o adam değil."
Siyasetten, günümüz sosyal ilişkilerine kadar o adamların hikayesi hiç bitmez; işler hallolur, süreç ve zaman değiştiğin de o adamlar birbirini tanımaz. Hasım olur ya da o adam olmaktan çoktan çıkmışlardır. Umarım, o adamlara benzemeden, adam olarak dünya sürecimizdeki hikâyeyi tamamlar sonsuzluğa göç eder gideriz.
Kitap: Rus yazar, Lev Tolstoy'un 1885’te yazdığı ‘’İnsan ne ile yaşar’’ eseri günümüzde de halen daha okunması gereken önemli bir eserdir. Umarım okur ve ne ile yaşamamız gerektiğini anlar ve saf mutluluğa ulaşırız.
Yorumlar
Yorum Gönder