Ana içeriğe atla

54-Taliban, inAydın, Eylül 2021

Sonbaharın ilk ayı Eylül’den merhaba. 2021 yılının son dört ayındayız. İnsan ömrü mü kısaldı, zaman mı hızlı akıyor veyahut sosyal ve siyasal gündemimizin hızından mıdır bilinmez bir gün an gibi hızlı akıp gitmektedir. Covid-19’lu geçen mevsimler, ciğerimizi yakan orman yangınları, Karadeniz’de yaşanan sel ve giden canlar ruhumuzu ve gönlümüzü sıkmaktadır. Bunlara ilave olarak gönül coğrafyamızda yeri olan Afganistan’dan ABD’nin çekilmesi ve Taliban’ın yerleşmesiyle kadın ve çocukların içler açısı hali düşünen hisseden bireyi derinden üzmektedir. 

 

Kader ve coğrafyanın bir olduğunu tüm yazılarımda neredeyse hep kullanırım. Bunun için de İbn-i Haldun’un ‘coğrafya kaderdir’ sözü anahtar cümlemdir. Ortadoğu, Kafkaslar ve Asya coğrafyası insanca yaşamakla, zülüm görme arasında kalınan kader olan coğrafyadır.

 

Yaşadığımız olayların ve siyaset kurumunun içerisinden halimizi, anlayamayız. Süreci okumakta zorlanır, oyun kuramaz ve edilgen olmaya devam ederiz. Bunun için de dış dünyanın coğrafyamız için okumalarını değerlendirmek ve olayları idrak da kullanmak gerekmektedir. 

 

Bu bahisle; İngiliz diplomat Jane Marriott vaktiyle yazdığı ve İngiliz Avam kamerasına sunduğu “Arap Dünyasında Eğitim” konulu raporu, Afganistan ve Taliban gündemi sonrası en çok konuşulan ve sosyal medyada paylaşılan metin olmuştur. Bayan Marriot’un raporunun en çarpıcı kısmı “En zeki öğrenciler tıp ve mühendislik okuyorlar. İkinci derece mezunlar ise iş idaresi ve iktisat gibi bölümleri okuyarak birinci derece mezunların yöneticisi oluyorlar. Üçüncü derece mezunlar ise siyasete yöneliyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak birinci ve ikinci derece mezunlara hükmediyorlar. Fakat eğitimde tamamen başarısız olanlar ise ordu ve emniyete katılarak siyaset ve iktisata tahakküm ederek onları mevkilerinden indirip isterlerse öldürüyorlar. Gerçekten dehşet verici olansa asla hiçbir okula gitmeyenler din adamı oluyorlar ve herkesin kendilerine itaat etmesini sağlıyorlar.” şeklinde betimlediği kısımdır. Günümüzde Ortadoğu ve Arap coğrafyasında yaşananları izlediğimizde diplomat hanımın raporundaki paragraf her şeyi özetlemeye yetmektedir.

 

Taliban

Yirmi yıl önce doğup büyüdüğü topraklardan Amerikan müdahalesiyle kovulan Taliban, Kabil başta olmak üzere Afganistan’ı üç dört gün içerisinde neredeyse hiç mermi atmadan geri almıştır. Taliban, Afganistan’ın en büyük etnik grubu olan Peştunlardan oluşan kimine göre terör grubu, kimine göreyse İslami siyasi bir aktördür. Taliban 1994 yılında Sovyetler Birliği’ne karşı ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve Pakistan İstihbarat Servisi’nin (ISI) desteğiyle Molla Muhammed Ömer liderliğinde kurulmuştur. Taliban kurulumu sonrası Peştun ağırlıklı Kandahar’ı ele geçirmiştir. Taliban Afganistan’da yolsuzluğu ve rüşvete karşı mücadele edeceğim mottosuyla taban bulmuş ve ilk senesinde 12 şehirde kontrolü sağlamıştır. Düşünce Kuruluşu Newlines Enstitüsü’nden Kamran Bokhari Taliban’ın güçlendiği ve zemin bulduğu süreci ifade etmek için “O zamanlar halk gerçekten kanunla düzen istiyordu ve bunların hiçbiri yoktu.” demiştir. Bu boşluğu iyi dolduran Taliban, Eylül 1996’da Kabil’e girerek yönetime el koymuştur. Sonrasında İslam Emirliği kurduğunu ilan etmiştir. Şeriata dayalı anayasal sistem yürürlüğe girerken şeriatın gündelik hayatta uygulandığını takip etmek için Emr-i bil Maruf (İyiliği Emretme) Bakanlığını kurmuştur. Taliban’ın bu uygulama ve görüşleri Radikal Selefi bir örgüt yapısına sahip olduğunu da göstermektedir. Taliban özü itibariyle dönem dönem sahibini ısırmış, kime hizmet ettiği zor anlaşılır paramiliter bir örgüttür. Taliban’ı güzel ifade eden bir başka tanımsa Benazir Bhutto’ya aittir. Bhutto’nun tanımı: ‘’İngiltere’nin fikri, Suudi Arabistan’ın maddi desteği, Amerika’nın denetimi ve Pakistan’ın terbiyesiyle ortaya çıktı’’ şeklindedir. Betimlenen haliyle Taliban ‘’tavşana kaç tazıya tut’’ şeklinde oynanan orta oyunun iyi bir figüranıdır. Şimdi hamilerinin Taliban’dan istediği Selefi ılımlı Müslüman devlet olarak Afganistan’ı idare etmesidir. Kazanan kim olacaktır. Tabi ki de Benazir Bhutto’nun tanımındaki ismi geçen siyasi teşekküller olacaktır. 

 

11 Eylül

ABD 11 Eylül sonrası Taliban’dan El Kaide lideri Usame bin Ladin’i istemiştir. Taliban bu isteği Ladin’in ‘misafir’ olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. ABD istediğini alamadığından Amerikan rüyasını ‘kabusa’ döndürmek için Afganistan’da örgüte karşı duran, Abdül Reşid Dostum’un da yöneticisi olduğu Kuzey İttifakı’nın desteğiyle Taliban’a büyük darbe vurmuş ve Afganistan’dan çıkmasını sağlamıştır. Gelinen son süreçte ABD’nin Afganistan’dan görevli köpeklerini bile alarak çıkmasıyla Taliban elini kolunu sallayarak Afganistan’ı tekrar kovulana kadar ele geçirmiştir.

 

Mevzilenme

ABD Afganistan’ı terk ediyor gibi görünse de Barack Obama’nın başkanlığı sürecinde başlayan ve Biden döneminde olası dış politika yaklaşımı ‘mevzilenme’ stratejisini coğrafyamızda uygulamaktadır. Türk Akademisi TASAV’da yayımlanan Dr. Kürşat Korkmaz’ın “Trump Dönemi ABD Politikaları ve Biden Döneminden Beklentiler” başlığındaki raporunda ABD’nin bu stratejisini ‘izolasyonculuk ve liberal kurumsalcılığın’ karışımı olarak betimlemiştir. Türk siyaset kurumu karar alıcıları hariciye siyasetlerini Afganistan’ın tekrardan Taliban’a bırakılması ve ABD’nin mevzilenme stratejisine göre okuyup uygulamalıdırlar. Bizlerse sosyal ve siyasal yaşamımızın derinden etkilendiği bugünlerde gözümüz dört açmalıyız. Güven iyidir, güvenmemek daha iyidir. Fikriyle yaşamımızı devam ettirmeliyiz. 

 

Afgan Göçmenler

Kaderimiz olan coğrafya bir nevi batı ile doğu arası koridor ve geçiş kapısıdır. Bu sebeple de Ortadoğu ve Asya üzerinden gelen mülteci ve göçmenleri hem geçiş hattı hem de bekleme sahası konumundayız. Suriyeli mültecilerin durumu ortadayken, ülkemize Afgan mülteciler de kaçak yollardan giriş yapmaktadır. Aman dileyen düşene el uzatmak kimliğimizin ana göstergelerinden biridir. Lakin laik ve sosyal hukuk devletimiz Cumhuriyetimiz zarar görecekse misafirlikte ev sahipliği de bir yere kadardır. Hal böyle olunca ülkemizdeki mülteci misafirlerimizin yasal durumları ve gelecekteki pozisyonları siyaset kurumunun marifetiyle çözülmeli ve gelecekleri planlanmalıdır. 

 

Necip Fazıl Kısakürek’in insan yaşamı ve olayların bizleri etkilediği anı betimlemek için kullandığı güzel bir sözü vardır. ‘’Kader denk noktası’’ kaderimiz kırılma ve yoluna devam etme noktasından geçmektedir. Devlet ve millet olarak sağ duyu ve akılla süreci kontrol ederek geleceğe yürümeliyiz. 

Kalın sağlıcakla… 

 

Kitap: ABD eski Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Mayıs 2017’de vefat eden, Polonya kökenli siyaset bilimci Zbigniew Brzezinski’nin kaleme aldığı Amerika’nın küresel üstünlüğünü ve bunun jeostratejik gerekliliklerini anlattığı ‘’Büyük Satranç Tahtası’’ adlı kitabı okumanızı öneririm. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

131- 15 Temmuz 19.07.2018, Milliyet Gazetesi

Geçtiğimiz pazar günü garantör ülkemiz Türkiye’de küresel ihanet ve istihbarat şebekesi FETÖ’nün hain darbe girişimine karşı, milletimizin verdiği mücadele resmî törenlerle anıldı. Ruhunu ve bedenini şeytana satan, asker üniforması giymiş FETÖ örgütü elemanları 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’de yönetimi ele geçirmek ve meşru seçilmiş parlamenter sistemi ortadan kaldırmak için konvansiyonel bir saldırı yapmışlardı. Okyanus ötesinin emir ve direktifleri doğrultusunda devlet büyüklerimizin canına kast etmek istemişlerdir. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a saldırmışlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombalamışlar, Genel Kurmay Başkanlığımız başta olmak üzere hayati öneme sahip kurumlarımıza saldırmışlardır. Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın milletimize çağrısıyla hain terör örgütü FETÖ mensuplarına ve ellerindeki silahlara karşı milletimiz canı pahasına ülkesini ve devletini korumuştur. Okyanus ötesinin hain planına karşı milletimiz çok sayıda şehit ve gazi vererek Cumhuriyetine sah...

106- Ege Denizi'nde Türk-Yunan Dengesi, inAydın, Haziran 2026

Ege Denizi, tarih boyunca jeopolitik önemini korumuş, günümüzde ise " Mavi Vatan " doktrini çerçevesinde Türkiye'nin vazgeçilmez milli güvenlik meselelerinden biri haline gelmiştir. Türk-Yunan ilişkilerindeki krizlerin merkezinde yer alan Ege Adaları ve deniz yetki alanları sorunları, ağırlıklı olarak Yunanistan'ın uluslararası hukuku hiçe sayan maksimalist politikalarından kaynaklanmaktadır. Tarihi antlaşmalar ve güncel stratejik belgeler incelendiğinde, Türkiye'nin tezlerinin ne kadar sağlam ve meşru temellere dayandığı açıkça görülmektedir. Gayri Askeri Statünün İhlali ve Adaların Silahlandırılması   İkili ilişkilerdeki en büyük kırılma noktalarından biri, gayri askeri (silahsızlandırılmış) statüde kalması gereken Ege adalarının Yunanistan tarafından hukuka aykırı şekilde silahlandırılmasıdır. 1923 Lozan Barış Antlaşması ve 1947 Paris Antlaşması ile adaların egemenliğinin Yunanistan'a devredilmesi kesin bir şarta bağlanmıştır:  Bu adalar askeri amaçlarla ku...

107- İyilik ve Kötülük; Azan Bulur!, inAydın, Temmuz 2026

İnsanlık tarihi, başı ve sonu tam olarak kestirilemeyen devasa bir yankı odası gibidir. Evrenin görünmez yasaları, hiçbir eylemi karşılıksız bırakmaz. Bu devasa odada fısıldanan her söz, atılan her adım, kalpten geçen her niyet ve yapılan her eylem, zamanın görünmez duvarlarına çarparak er ya da geç sahibine bumerang gibi döner. Zira iyilik de kötülük de tıpkı bir bumerang gibi, uzun bir uçuşun ardından eninde sonunda çıktığı eli bulur. Dünyanın kendi içinde tıkır tıkır işleyen kusursuz bir adalet mekanizması vardır. Mekanik saat gibi son derece ince ve hassas bir denge de çalışır. Kötülük çoğu zaman gürültülü, gösterişli ve son derece hızlıdır; bu yüzden kısa vadede zafer kazanmış, her şeyi ele geçirmiş gibi görünür. Tarih sayfaları, gücünün zirvesindeyken kibirlenen tiranlar, zalim diktatörler ve başkalarının hayatlarını karartarak yükselenlerle doludur.  Ancak aynı tarih, en yıkılmaz sanılan o büyük yapıların kendi içten çürümeleriyle nasıl bir gecede çöktüğünü de yazar. İnanç s...